YOKLUĞUNDA YOKUM SEVGİLİM

Her şeye boşverdim
Beş para etmez adam gibi yaşıyorum
Neden böyle yaşıyorum,hiç merak ettin mi?
Çünkü yokluğunda yokum sevgilim

Her gün uyandığımda sadece sen varsın ya aklımda
İşte kabuslar gece değil gündüz çöküyor başıma
Unutabilmek için seni
Sabahtan başlıyorum demlenmeye

Sen yoksun diye, kırpıyorum hiç aklımda yokken mutluluklarımı,
Lüzumu kalmadı, anladım ki bende gereksiz,
Dağıtıyorum fazlasını,azı kalsada biliyorum,
Kullanamadan geçeçek, son kullanım tarihi.

Eskisi gibi lükslerimde kalmadı
Güzel görünmek gibi bir kaygımda yok
Fırından yeni çıkmış ekmeği bile canım çekmiyor
Kısacası ne heveslerimin, ne de ağzımın hiç tadı yok

Hayat sessizce benden akarken
Hiç bir şeye anlamlar yüklemiyorum.
Bulutlarımızın sevgi yüklü olduğuna
Güneşimizin yarınlarımızı aydınlatacağına artık inanmıyorum

Herşeyden vazgeçtim ama
Geleceğinden umudumu kesmekten asla vaz geçmedim
Neden biliyor musun?
Çünkü yokluğunda yokum sevgilim

Ara veriyorum…

Ara veriyorum

Ben, takıntılı bir adamım. Ben, başarısız bir adamım. Ben, yalnız bir adamım. “Ben” ile başlayan tek bir olumlu cümlem yok ki çoğul kişi zamirleriyle başlayan cümleler kurabilme mertebesine geleyim.
Mevzu ne kadar kayıp bir kişiliğe sahip olmam değil, tekillik çoğulluk hiç değil. Ara veriyorum, çünkü sade kaybetmekten değil kaybolmaktan da yoruldum. Düştüğümde kolayca kalkabilmemi sağlayacak bir mesnetim yok. Yıkılan umutlarımı onarabilecek bir şey, kırılan hayallerimi toparlayacak biri yok. Ve umut etmek güç ister, hayal etmek özveri ister. Bense ne güçlüyüm ne de özverili. Ben yanlızca yola girebilenlerdenim. Yolda yürüyebilenlerden değil.
İçimdeki boşluğun sebebi benim. Çünkü içimi bununla doldurdum. Gittiğim her yerde bunu konuştum, boş bulunduğum her anımda bunu düşündüm, bunu hayatımın merkezi yapmakla yetinmedim, hayatımı bunun üzerine inşa etmeye kalkıştım. Ve ilk depremde de yıkılıverdi her şey. Artçı sarsıntıları saymıyorum bile. Enkaz altına uzatılan mikrofonlar da cabası…
Kısacası ara veriyorum, klişe lise aşklarındaki her defasında karşınıza çıkabilecek olan o replikle, “Bir süre birbirimizi görmesek daha iyi…” der gibi ara veriyorum, hem kendime, hem de hayalime, ayrı ayrı.

Memleket Arayışları – 1 – Sakarya –

İstanbul’dan otobüse binilir. Yaklaşık 1.5 saatlik otobüs yolculuğu, göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Başta Sakarya Üniversitesi karşılar sizi, bütün ihtişamıyla. Sonra, dağ, bayır derken insanların değişiminden anlarsınız, medeniyetin dışına değil, içine doğru yolculuk ettiğinizi…

Ferizli idi gittiğim köy, çok kıymet verdiğim bir dostumun köyü. Ramazan’ın kapsadığı bir haftaydı ve bu gözlem açısından güzel bir tevafuk olmuştu benim için. Çünkü küçük köyleri bilirsiniz, doğrular da yanlışlar da salgın hastalıklar gibi hızlı yayılır. Ve bendeniz bütün umudumu köylerin doğallığına, köylerde yaşayan insanların yüksek karakterlerine bağladığım için, oraya tatile değil, umut tazelemeye gidiyordum adeta.

Fakat şükür, beklediğimden farklı bir şey olmadı. Çünkü siz de tecrübe edin, hep aynı sırayla, aynı şeyler olur şehir yaşamına ayak uydurduktan sonra köye giden kişilerde. Alıştığınız araç trafiğinin yerini “muhabbet” trafiği alır önce. Evden çıkarsınız ve ulaşacağınız yere gidinceye kadar, selam alır, selam verir, komşunuzun hasta olan akrabasının durumunu sorar, akranlarınızla güncel olan olayları tartışırsınız. Sonra, misafirliğe gittiğiniz ailede ‘özel’ biri gibi karşılanırsınız. İkramların biri gelir, biri gider, ağzınızdan çıkan söz can kulağıyla dinlenir. Oranın yerlisi için olması gereken, fakat size tuhaf gelecek bir başka detaysa, yalnızca gittiğiniz ailenin misafiri olmazsınız. O ailenin akrabaları, o ailenin yakın dostları, yani o kocaman çevre sizi bir gün dahi misafir edebilmek için, adeta yarışırlar. Siz de bunca zahmetin önünde, sağ elinizi çenenize götürüp değer yargılarınızı mütaala etmekle yetinirsiniz, önünüzdeki tatlıyı bitirmeye uğraşırken.

Yetişkin olanların misafirperverliği zaten dillere destan, fakat küçüklerin de onlardan aşağı kalır yanları yok. Mesela Ayşe, nerede görürse görsün sizi, hediyesi hemen yüzünde, o çekingen fakat oldukça samimi “gülümsemesi”. Merve, sizi yakından tanımaya çalışıyor ama dağarcığında fazla soru yok. O yüzden aynı soruyu bir kaç kez sorup farklı cevaplar vermenizi bekliyor. Hamza, izlediği çizgi filmlerden olsa gerek epey geniş bir hayal gücüne sahip. O da her çocuk gibi abartı ve iştahla anlatıyor başından geçenleri. Bilal, en küçükleri ama en deli doluları. Son olarak Ahmet, başarıları kadar kararlı duruşuyla da “Adam olacak çocuk” dedirtiyor.

İyi tamam da bütün gün ne yapar bu Ferizli Halkı? Sabahları beraberler, beraber gezip beraber eğlenir, beraber oturup konuşurlar. Akşamları beraberler, ya maç seyredilir, ya kahvede oyun oynanır, ya da çay bahçesine gidilir. Kısacası hep beraberler, belki mecburiyetten, belki sevdiklerinden ama hep beraberler. Bu sayılanlar her köyde olabilecek, her köyde yapılabilecek eylemler aslında. Fakat biri var ki o Ferizli’yi Ferizli yapan yegane unsur bence: “Balıkçılık”

Balıkçılık gibi afilli bir isim kullandığıma bakmayın, bu isim işin ehlileri için geçerli, oradaki gençlik için çoğunlukla bir maceradan ibaret. Velhasıl-ı kelam, balıkçılık icraati için önce ‘özel kıyafetler’ giyilir, bunlar günlük yaşamda kullanılmayacak kadar eskiyen giysilerdir. Sonra, oltalar ayarlanır, fosforlar ve balık yemleri alınır, atıştırmalık yiyeceklerle beraber yola çıkılır. Sizi meydandan ‘özel kıyafetlerinizle’ ve oltalarınızla gören kişilerin sorusu hep aynıdır, ”Sakar’a mı ?” Sakarya Nehri için ‘Sakar’ kısaltması yapılır. Biz bir delilik yapıp sahurda gitmeye kalkınca da gerilim filmlerinin o çok bilinen repliği ile de az karşılaşmadık: “Oraya bu saatte gidilir mi, aklınızı mı yitirdiniz?” Tabii ki filmlerdeki gibi dinlemedik, düştük yola. Yol yürümek için uzun, gecenin bir kör vakti olsa da bir güzel insan arabasıyla durup bu eski püskü kıyafetler giyen tuhaf görünümlü gençleri arabasına alır. Kısa bir sohbetin ardından, sizi gideceğiniz yere bırakır birkaç hayır duasını da yoluna katarak. Tuhaf görünümlü gençler ise olası köpek saldırılarını korkuyla ‘geyik’ malzemesi yaparak nehrin kenarına doğru yaklaşırlar ve sonunda bütün o azametiyle Sakarya Nehri görülür. Ay ışığından başka ışık yok, bizden başka insan yok( Herkesin aklı yerinde, sahurda balığa gitmeyecek kadar en azından). Sanki terkedilmiş gibi. Hava o yaz gününe rağmen soğuğa yakın, ateş yakıyoruz. Allah’tan yanımızda tecrübeli bir balıkçı var, dostumun abisi. Kendisi hiç kimsenin gidemediği yerlere gidip, herkes sinek avlarken, tuttuğu balıklarla ünlü. Onun tecrübeleri ile kısa sürede işlerimizi kolaylıyoruz ve balık tutmak için ilk oltalarımızı savuruyoruz. Benim için de bir olta ayarlanıyor ve olta atılıp beklenmeye başlanıyor. Beklenir, beklenir, beklen…Uyuyakalınır, uyanılır, beklenir, sahur edilir ve bir tek tecrübeli balıkçı olan abimiz balık tutar. Biz ise gerisin geriye dönüp balık vurduğunu sandığımızda heyecanla oltayı çektiğimiz o anlarda kalırız.

Koca bir Sakarya serüveninin zihnimde bıraktığı en derin iz, bu balıkçılık ile ilgili olan hadiselerle, ben giderken gerçekten üzülen insanlar görebilmemdi. Anlayacağınız, köse bir şehirli olarak medeniyetin sakallarından yüzüme sürdüm ki biraz medeniyet çıksın, batıl inançtır ama belli mi olur?

Sakarya’yı da, Ferizli’yi de, Sakar’ı da görmeniz dileğiyle…

Erdem katsayıları ve Uyku nöbetleri

Yorganın dışındaki soğukluk gibidir aşk, uyumaya çalışırken aranan, uyanmaya çalışırken nefret edilen.Yalnız insanların duymaktan nefret ettikleri ve söylemek için can attıkları yegane cümle, “Bu sandalye boş mu acaba?”Bir gök kuşağıdır hayat ve herkes için bir renk vardır içinde. Fakat insanlar nedense hep başka renklerle ilgilenirler.“Keşke onlar da bana küsseler.” dedi adam, sesi de kendi gibi yalnızdı. “İşte o zaman beni fark ettiklerini anlardım.”Beklemek, “hızla” geçen bu çağın en ilkel eylemi, sevmek gibi.Başını ellerinin arasından kaldırıp kayıtsızca sordu:- Peki vazgeçmek de bir erdem midir ?- Bilmem, öyle olsaydı vazgeçer miydin ?- Sanmam, kendimi erdemli bir insan olarak göremedim ki hiç.Yavaşça yerinden kalktı ve dükkandan çıktı. Vazgeçemezdi ama vazgeçemediği için vazgeçmemek istemiyordu, istediği için vazgeçmemek istiyordu. Ya da… Neyse en iyisi biraz uyumaktı.

Soğumak

Üşüyordu. Ama bu ağzının kenarına yapışmış olan tebessümü uzaklaştıramıyordu. Ellerini birbirine sürtüyor, içlerine üflüyor ama bir türlü ısınamıyordu. Üşüyordu, ama dışarıdan bakıldığında neredeyse mutluydu.

Nefret ederdi soğuktan. Bunun çocukluğunda yaşadıklarından ileri geldiğini düşünürdü hep.  Hastalıkla geçmişti çocukluğu, çelimsizdi, zayıftı bünyesi. Çocuklar, kumbaralarında bozuk para değil mutluluk biriktirir derdi, kumbara ağzına kadar dolunca da onu kırıp büyürler. Oysa, onun hafızasında çocukluğuna dair ilaç kokuları ve hastane koridorlarından başka bir şey yoktu. Onun hafızasında, yüksek ateşten hayaller gördüğü gecelerde başında göz yaşı döken annesi, “ Neden, iyileşmiyorsun ? “ bakışlarıyla onu süzen babası vardı.

Bir de anneannesini hatırlıyor, hayal meyal. 5 yaşlarında o zaman, anneannesi hasta yatağının kenarına oturuyor, merhamet akıyor gözlerinden, yanaklarını sıyırıp eline damlıyor. Eli zayıf, ince, kansız. Anneannesi takılıyor ona, takılmak istiyor, gülsün istiyor…”Kanın yok senin kurban olduğum” diyor, her anneanne gibi söylüyor bunu, bir doktorla arasındaki farkı ortaya koyarcasına.

Zaman geçtikçe, yanlız o büyümüyor, soğuğa duyduğu nefret de büyüyor. Hep kış uykusuna yatırıyor sevdalarını, bu yüzden en sevdiği iklim Akdeniz iklimi oluyor Coğrafya dersinde, kışları ılık ve yağışlı. Lise… Lisedeyken kaybediyor onu, annesini.

Hapşırdı. “ Çok yaşa “ cümlesini düşündü, bir anlık yakılıp sönen ışık gibi, gülümsedi.

Annesi… 9 ay karnında taşıdığı yetmemiş gibi, bir ömür sırtında taşıdı onu. Gözleri, iki iri kestane gibi gözleri, beyazı kanlanmış, yalvarırcasına bakan gözleri. En ufak bir isyan barındırmadan içinde, en ufak bir şüpheye takılmadan, hiç değişmeden devam ediyordu ibadetine, duasına. Kendisi için dua edilmesi, mutlu ediyordu onu. Liseye doğru toparlayınca, hastalıkları azalınca, buna bile ilk önce annesi için sevinmişti, o da mutlu olur diye. Oysa annesi sinsi bir hastalığı biriktiriyormuş içinde çoktan, ciğerlerini çoktan kurban etmiş bir hastalığa…

Taşındılar ölümünden sonra, ondan sonra değişti babasının bakışları. Manasız bakıyordu artık, boşluğa boşluk ekliyordu. Biliyordu, onu katil olarak görüyordu, karısının katili. Daha kötüsü, kendisi de katil olarak görüyordu kendini. İnsan en çok sevdiğine zarar veriyordu, en çok en sevdiğine.

Annesinin soğuk bedenine sarıldığında, unutacaktı her şeyi. Annesinin soğuk bedeni, ona tüm bir çocukluğunu özetleyecekti oysa. Sevgi, soğuk ve ölüm. Şimdiki aklı olsa, o renki şişelerdeki ilaçları sonuna kadar içerdi, çocukken. Ölümü daha o zaman kucaklardı, annesinin kendisi kucakladığı gibi.

Sahi, merak ediyordu ölüm anlatıldığı kadar soğuk muydu ?

Bu sonuncusunu düşünmedi, bilincini kaybetmek üzereyken, onu kucağına almaya çalışan babasına söyledi. Babasını hiç bu kadar yakından görmediğini farketti.

Tuhaftı, bileklerinden sızıyordu, koca bir ömür damarlarında azıcık daha artsın diye uğraşılan. Ne olacaktı şimdi ? Annesinin yanına mı gidecekti? Sanmıyordu, yaptığının affedilmeyecek derecede günah olduğunu çok duymuştu. Gideceği yer çok daha sıcak olacaktı ve bu onu mutlu etmiyordu, işte bundandı herhalde, ağzının yanındaki tebessüm.

Üşüyordu, ellerini avuşturuyor, içlerine üflüyordu. Şu yaklaşanlar diye düşündü, onlar bahsedilen melekler olsa gerek.

Van için Herkes Tek Yürek!

Van Depremi’ne duyarlılık gösteren ve zor durumda olan depremzedelere yardım elini uzatmak isteyen vatandaşlarımız için bir liste hazırladık. Aşağıdaki kanallardan dilediğinizi seçerek yardımlarınızı en kolay şekilde Van’a ulaştırabilirsiniz:

1. KIZILAY2868‘e tüm operatörlerden boş bir SMS göndererek Kızılay’a 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.

Ayrıca havale yoluyla destek olmak isteyenler, tüm bankalardaki “Türk Kızılayı” hesaplarından bağış yapabilir. Ayni bağışlar Türk Kızılayı lojistik merkezleri ve şubeleri tarafından kabul edilecektir. Tüm Kızılay şubelerinin iletişim numaralarını buradanöğrenebilirsiniz.

2. AKUTTüm GSM operatörlerinden 2930‘a göndereceğiniz AKUT yazan bir SMS ile AKUT’a 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.

Kredi kartını kullanarak internet üzerinden bağış yapmak isteyen vatandaşlarımız CardFinans ya da diğer banka kartlarını kullanarak bağışta bulunabilirler.Havale/EFT için Banka Hesap Numaraları;T. İş Bankası – Gayrettepe Şubesi – TR14 0006 4000 0011 0800 6666 63Finansbank – Gayrettepe Şubesi – TR92 0011 1000 0000 0001 9576 70Garanti Bankası – Ortaklar Cad. Şubesi – TR26 0006 2000 3570 0000 0029 30

3. BAŞBAKANLIK YARDIM KAMPANYASIBaşbakanlık tarafından Van’da yaşanan deprem nedeniyle başlatılan yardım kampanyası çerçevesinde saptanan banka hesap numaralarına buradan ulaşabilirsiniz.

4. KARGO FİRMALARIYurtiçi Kargo, PTT Kargo, MNG Kargo ve Aras Kargo yardım gönderilerini ücretsiz olarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaktadır.

5. HÜRRİYET EVLERİDeprem sonrası yaralarını sarmaya çalışan ve kış öncesinde evsiz kalan Van için Hürriyet Gazetesi de büyük bir seferberlik başlattı. Hürriyet, Van’da kış koşullarına dayanıklı, mutfak, banyo ve tuvaleti olan “Hürriyet Evleri” kuracak. Kızılay işbirliğinde başlatılan kampanya ile her biri 6 bin liraya kurulacak evler, evsiz kalan vatandaşlara sıcak bir yuva olacak.

Van Depremi – Hürriyet Gazetesi Bağış HesaplarıT. İş Bankası Mithatpaşa Şubesi4228 – 0971947 / IBAN TR370006400000142280971947T.C. Ziraat Bankası Kızılay ŞubesiHesap No 685-2868-5189 / IBAN TR060001000685000028685189Garanti Bankası Kızılay ŞubesiHesap adı: Van Depremi – HürriyetŞube: 082 Hesap No: 6294703 / IBAN TR72 0006 2000 0820 0006 2947 03

Yapacağınız ufak bir yardım zor durumdaki bir çok insanı hayata bağlayan bir umut olacaktır. Mesajımızın ulaştığı herkesi, deprem bölgesinde yardıma ihtiyacı olan vatandaşlarımıza yardım etmeye davet ediyoruz.

Terkedilmek

Uyandı. Önceki uyanışları gibi, yine huzursuz bir uyanıştı bu. Dolandı evde, bütün o uyku mahmurluğu ile. Işıkları yanmıyordu evin, el yordamıyla aranın ışığını yaktı. Kolundaki saate baktı, saati durmuştu, olur olmaz zamanlarda dururdu. Teker teker odalara baktı, sonra bir daha, sonra bir daha, defalarca. Bütün odalar toplanmıştı, bütün odalar mis gibi. Oturdu salondaki tekli koltuğa, düşündü. Neredeydi eşi ve çocukları?

Sağ elini sakalında gezdirirken, zihnindeki tüm anılara dokunmaya çalıştı. Önce bugün ve dünden başladı. Eşini üzecek bir hata yapıp yapmadığını düşündü. Ara sıra kavga etseler de onunla arasındaki ilişki hiç değişmezdi. Birbirlerini sevmezlerdi, bunu ikisi de iyi bilirdi ama birbirlerine bağlılardı, aralarındaki saygı sonsuzdu. Akşamları oturup film izlerlerdi mesela, ya da canları sıkıldığında yemeğe çıkarlardı. Ama ona hiç onu sevdiğini söylemezdi, gereksiz bulurdu bunu, aslında gereksiz bulduğundan değildi söylememesi. Söylemezdi çünkü, çünkü… Buraya onlarca bahane bulabilirdi ama şimdi aklına hiçbir şey gelmiyordu. Çünkü, terkedilmişti. Çünkü, eşi çocuklarını da alıp gitmişti.

Başı ağrıyordu. Her bir düşünce için zihninden izin istiyordu adeta. Daha geriye gitti. En geriye. Hiçbir neden bulamadı. Bu yüzden kendini suçladı. Çünkü eşi ona her kızdığında “ Kendini haklı çıkarmak için bir sebep bulursun zaten” derdi. Cebindeki telefonu çıkardı. Telefonun şarjı bitmişti. Bütün evi dolaştı, şarj makinasını aradı. Bulamadı. Gitgide zihnindeki tüm şüpheler birbir haklı çıkıyordu.

Gidebilecekleri kimse yoktu halbuki. Yeni aldıkları yazlıklarındaydılar. Çevrelerinde başka bir yazlık yoktu, bir haftalık alışverişlerini de yapmışlardı. Tüm ihtimalleri düşünmüştü. Buraya gelirken bütün önlemleri almıştı. Bütün önlemleri…Çünkü… Çünkü hazırlıklı olmak gerekiyordu, her şey için.

Sonra aklına bir şey gelmiş gibi salona koştu. Arabanın anahtarı, tabi ya, bunu nasıl unutmuştu? Arabanın anahtarı her zaman koyduğu kavanozun içinde, yerinde yoktu. Nefesi kesilir gibi oldu. Eşi arabasını da almıştı. Derin bir iç çekti. Nasıl yapardı bunu? Zaman zaman çekilmez biri de olsa hak etmemişti hiç bunu. Bir ses duydu kapıda, bir anahtar sesi. Telaşla anahtarları koyduğu kavanozu aldı eline, yavaş yavaş kapıya doğru yürüdü. Kapı açıldı. Oğlu fırladı önden ve arkasından ablası, onların arkasında ise, eşi.

“Ne o, başkasını mı bekliyordun?” Eşi elinden aldığı kavanozu kastediyordu, onu yerine götürürken. “Ne bileyim, kalktığımda sizi göremeyince.” Güldü eşi. “Seni bırakıp gidecek halimiz yok ya, neden bu kadar telaşlandın?” Sahi, neden bu kadar telaşlanmıştı? ”Şarj aletim nerde, nereye koydun onu?” Eşi yine güldü, bu kez biraz şaşırarak.”Saklamışım gibi konuşuyorsun, işte burada.” Salonun çekmecesinden şarj aletini çıkarıp ona uzattı. “Peki arabayı neden aldın?” Eşi ondaki farklılığı sezmişti.”N’oluyorsun Allah aşkına? Sen uyurken çocuklar sıkıldı, biz de biraz hava aldık. Ne var bunda?” Ne var bunda? Sahiden, ne vardı bunda? “Ahmet aradı sen uyurken, planları iptal olmuş, o yüzden sabah yola çıkmışlar, birkaç saate burada olurlarmış.” Kardeşi. Kalleş herif, neden her seferinde geç değil de erken gelir? “Melih, iyi misin? Sürekli alnını ovuşturup duruyorsun, bir ağrı kesici veriyim mi başın için, ister misin?” Çatlıyordu başı, ne oluyordu gerçekten? Neden her şey gözüne batıyordu.

Tüm gece, kafasındaki planları yeniden ve yeniden gözden geçirdi. 1 haftadır onları burada bırakıp gitmeyi kuruyordu. 1 hafta boyu yetecek yemek vardı, yarın ya da ertesi gün de eşinin kardeşi geliyordu zaten. Giderken eşinin telefonunu alacaktı, böylece kimseyi arayamazdı. Yürüyerek, bir yere ulaşması da kolay değildi, o yüzden beklemek zorundaydı. 1 gün ona yeter de artardı bile. 1 günde izini kaybettirirdi çoktan. Nereye gidecekti ? Onu yola düşünce düşünürdü elbet. Belki yurtdışına giderdi. Not bırakmalı mıydı acaba? Sevmiyordu o notları, yazmayı da hiç beceremezdi zaten. Ya çocukları, çok özlerler miydi onu? Unuturlardı canım, insan neleri unutmuyor. Hem çocuk onlar, çabuk unuturlar. İçeriden sesleri geliyordu. Peki o, özleyecek miydi onları? Özleyecek olsa gitmek istemezdi ki. Yorulmuştu her şeyden. Tek istediği biraz rahatlamaktı. Tek istediği biraz rahatla…

Uyandı. Önceki uyanışları gibi, yine huzursuz bir uyanıştı bu…

Belma Sebil

– Bir şiirde gibiyim ve siz şiirin son mısrası. Uzasın istiyorum bu şiir ama bir yandan da size kavuşmak.

– Beni utandırıyorsunuz.

Tek cümlesi o oldu Belma Sebil’in o akşam. İşte o akşam, Kallavi sokağında, içime koca bir hasretin tohumlarını ekti ve gitti.

Kalbim küçük bir çocuğun şımarıklığında, zaman akıp giderken, elde avuçta bir tek mavi gözleri ve siyah saçları kaldı

Belma Sebil’in, yorgun gecelerime misafir. O hasret tohumu ekti, ben vuslat ekinleri toplamaya ant içtim. Bekliyorum…

Şiir bitti, şairin adı göründü, ağır ve mağrur.” Atilla İlhan “

Uzun siyah saçlar

Upuzun siyah saçları vardı. O kadar ki çocukluğunu geçirdiği dede evinde, “ bir avuç kömür “ diye çağrılırdı.

Saçlarını taramasını saçları olmayan ninesinden öğrenmişti. “ Neden ? “ demişti bir keresinde ninesine. “ Benim saçlarımı kanser aldı “ demişti o da. O günlerde “ kanseri “ kocaman ağzı ve sekiz tane bacağı olan bir canavar sanması da bu sebeptendi.

Evlerine çok gelen olmazdı. Ama biri gelmeye görsün, en iyi kıyafetlerini giyer, saçlarını itinayla tarar ve misafirin karşısında en uslu haliyle otururdu. Misafirler ne getirirlerse getirsinler, hiçbiri ilgisini çekmezdi, ta ki o cümleyi duyana kadar… “ Ne de güzel saçların varmış öyle senin. “

Küçüklüğüne dair hatırladığı en acı hadise, bunca monotonluğun arasında, Rapunzel masalı okuyan dedesine gözyaşı içinde sorduğu “ Ben de saçlarımı uzatsam, beni almak için de gelirler mi ? “ sorusuydu. İhtiyar adam ne yapacağını bilememiş, kalkıp bir sigara yakmış, öksüre öksüre sonuna kadar içmişti.

Gençliğini anne ve babasına duyduğu öfkeyle beraber geçirdi ve bir gün her şeyi olan saçlarını kesti ve sarı renge boyadı. Kendisini sürüde farklı görülen o çirkin siyah ördek gibi hissettiğinden yapmıştı bunu. Ninesinin bir gün ağzından kaçırdığı “ Kardeşinin sapsarı ve kısacık saçları vardı “ cümlesiyle alakası bile yoktu.

Ve bir daha eski rengine hiç dönmedi saçları…Çok sevdi, çok terkedildi, çok terketti. Zaman aktı, zaman durakladı, zaman durdu. Ama hiç rengini eski haline getirmedi saçlarının. Ta ki o güne kadar.

Bir gün sevdiği bir adam ona bir din gösterdi. Bu dini çok eski bir dosta sarılır gibi sarıldı. Tüm gereklerini yerine getirmek için elinden ne geliyorsa yapmaya hazırdı, yaptı da. Adam gitti, bu hediye ona miras kaldı.

İşte şimdi, siyah saçlarını koyu yeşil bir başörtüsünün altına gizlemeye çalışırken, hem bir dinin gereklerine uyduğu için mağrur, hem de çocukluğunu yalnızca kendinin ulaşabildiği bir yerde sakladığı için mutluydu…

Zafiyet teorisi ve münzevi gerçekler

İşsizlik, mektep bitirmiş adamı uykularından uyandıran horoz, yazar takımının ilham yumurtlayan tavuğudur.

Uzundu sakalları, iyi yaşanmış bir ömür kadar uzun. Berber katildi gözünde, sinek kaydı cinayet. Uzundu sakalları ve ona göre babasızlık demekti.

Kul ile günah, etle tırnak gibidir. Tırnağı kesersiniz ama uzamasına mani olamazsınız. Lakin kısa tutmakta fayda vardır her zaman, çünkü uzun tırnak kir tutar.

Bir karmaşayı haklı çıkarabilecek tek neden, basitliğin getirisi olan monotonluktur.

Kavgaları başlatan sorular değil, cevaplardır.

İsyan, şeytani bir his değil, bilakis insani bir duygudur. Öyle olmasaydı, teslimiyet bir ödül değil, ceza olurdu ancak.

Zafiyet teorisi :

– Eğer yemeyecekseniz önünüzdeki ” yaşam gayenizden ” bir kaşık alabilir miyim acaba ?
+ Buyrun, buyrun, zaten benim iştahım yok.